“Bu zalim yönetim bu aziz millete çay ve simidi layık görmüyor”
“İktidara sesleniyorum: Sizin bu millete kastınız mı var? Derdiniz ne sizin?”
“Gündüz kuşağı dizileriyle ‘sorun vatandaşta’ mesajı veriliyor”
“İstanbul Finans Merkezi’ni beton merkezi yaptılar”
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, yoksulluğun hızla arttığını, fakirliğin derinleştiğini, çalışan insanların geçinemeyecek hâle geldiğini söyledi. Hükûmetin kendisi tasarruf yapmazken fedakârlığı sürekli vatandaştan beklediğini anlatan Babacan, açıklanan son ekonomi paketini de sert sözlerle eleştirdi. Paketin içinde işçi, esnaf, dar gelirli değil, varlıklı kesim olduğunu vurgulayan Babacan, “Bu adalet mi? Bu ekonomi politikası mı? İktidardakilere sesleniyorum: Ya sizin bu millete bir kastınız mı var arkadaş? Ne yaptığınızı bilmiyorsunuz, derdiniz nedir sizin?” diye sordu.
Yeni Yol Meclis Grup Toplantısı’nda konuşan DEVA Partisi lideri Ali Babacan, sözlerine çalışan, üreten insanların 1 Mayıs Bayramı’nı kutlayarak başladı. Bir ülkenin gerçek gücünün forslar önünde verilen pozlar ya da makam odalarındaki karelerden anlaşılamayacağını belirten Babacan, “Ülkenin gerçek gücü, sabahın ilk ışıklarında işe giden, besmeleyle vardiyasına başlayan, yer altında, yer üstünde nefes tüketen emekçilerdir. Tarlada, tezgâh başında üretim yapan, ter döken işçilerdir” dedi. Bir süredir Ankara’da yaptıkları açlık grevi eylemine İçişleri Bakanı’nın devreye girmesiyle son veren maden işçilerine de değinen Babacan, “Umarız verilen sözler tutulur. Umarız taahhütler yerine gelir. Umarız madencilerimizin hakları teslim edilir. Bu ve benzeri olayların tekrar yaşanmaması için çalışma hayatında adaleti sağlayan, hak kaybını önleyen tedbirlerin baştan alınması lazım. Burada TMSF'nin sattığı bir madenden söz ediyoruz. Bu satışta, satış sonrası çalışanın hakkını koruyan düzenlemelerin mutlaka yapılması gerekir. Devlet, kendi elindeki işletmeleri özel sektöre devrettikten sonra ‘Bana ne, ben karışmam’ diyemez. En az üç-beş sene takip ve önlem alınması şarttır. Çünkü emekçinin hakkı ertelenemez. İnsan onuru bekletilemez” diye konuştu.
“Erdoğan'ın çay simit hesabı bugün 31.500 lira”
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, ülkede yaygınlaşan yoksulluk ve derinleşen fakirlikten bahsederken emeğin karşılığının olmadığını, çalışan insanların geçinemediğini, emekli maaşının ayın yarısında tükendiğini aktardı. Babacan, geçen hafta Antalya’ya yaptığı ziyarette emekli vatandaşlarla yaptığı çay-simit hesabı üzerinden ekonomik tabloyu ortaya koydu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uzun yıllar önce muhalefetteyken yaptığı bu hesabı hatırlatan Babacan, şöyle devam etti:
“Sayın Erdoğan'ın bir zamanlar, iktidara gelmeden önce bir çay-simit hesabı vardı. Derdi ki, ‘5 kişilik bir aile 3 öğün sadece çay-simit yese, bunun toplam bir aylık masrafı asgari ücretin üzerinde’ derdi. O günkü yaptığı hesapla çay-simit 900, asgari ücret 1.200 liraydı. Ne oldu? Avrupa Birliği süreciyle hukuk ve adalette elde ettiğimiz ilerlemelerle, düzgün bir ekonomik programla, belki de en önemlisi dürüst ve ehil kadrolarla, istişareyle çok şükür o günlerde Türkiye'nin ekonomisini toparladık. Uzunca yıllar artık hiç kimse çay-simit hesabı yapmadı Türkiye'de. Yapmaya ihtiyaç da görmedi. Çay-simitlik durumu yoktu ülkenin. Geçen hafta bir grup emekli hanımefendiyle karşılaştık ve bana dediler ki, ‘Şurada çay-simit yedik, 70 lira tuttu. Daha dün 35 lira veriyorduk. Bugün 2 çay, 1 simide 70 lira verdik’ dediler. Ben de dedim ki, ‘O zaman gelin bir çay-simit hesabı da biz yapalım.’ 1 kişinin 1 öğünü 70 lira. 5 kişi ne etti? 350 lira. 3 öğün 1.050 lira. Çarp 30'la aylık 31.500 lira. Asgari ücret 28.000 lira. En düşük emekli maaşı 20.000 lira. Erdoğan'ın çay-simit hesabı gelmiş bugün 31.500 lira. Ben tam da Sayın Erdoğan'ın o günkü iktidara söylediklerini şimdi kendisine söylüyorum. Çünkü 2018'den bu yana başkanlık sistemi ülkeye geldiğinden bu yana tek yetkili o. Tek imzayla aklına gelen her şeyi yapıyor. Tek yetkili o, tek sorumlu o. Hiç suçu başkasında aramasın. Kendi ifadeleriyle bugün kendisine sesleniyorum: ‘Bu zalim yönetim bu aziz millete bir çayla simidi layık görmüyor. Asgari ücret çayla simide bile yetmiyor. Peki kirayı kim ödeyecek? Elektrik parasını kim ödeyecek? Su parasını kim ödeyecek? Doğalgaz parasını kim ödeyecek? Üst baş, giyim masraflarını kim karşılayacak? Çocukların okul masrafını kim ödeyecek? İşte ülkenin ekonomik durumu, ekonomik tablosu bu.’”
“Yüksek faizle en tepedeki azınlığın zenginleştirilip halkın yüzde 95'inin fakirleştirilmesine ekonomi politikası falan diyemezsiniz”
Ali Babacan, hükûmetin açıkladığı ekonomik tedbir paketini sert bir dille eleştirerek paketin işçi, esnaf, çiftçi ve emekliyi değil, yalnızca varlıklıları kollayan düzenlemelerden ibaret olduğunu savundu: “Şu anda ülkenin ekonomisini yönetenler diyor ki, ‘Eğer enflasyonda beklenen iyileşme olmazsa para politikasını daha da sıkılaştıracağız.’ El insaf ya. Kemerde sıkacak delik kalmadı, vatandaş dişini sıka sıka ağızda diş kalmadı. Hep söylüyorum, tekrar edeceğim: Yüksek faizle en tepedeki azınlığın zenginleştirilip halkın yüzde 95'inin fakirleştirilmesine ekonomi politikası falan diyemezsiniz. Adaleti yok edip bu ülkenin ekonomisini düzeltemezsiniz. Gerçekten enflasyonla mücadele etmek istiyorsanız bunun yolu bellidir. Kemer sıkmak istiyorsanız bunu işçiden, memurdan, emekliden değil, önce devletin harcamalarından başlatın. İhalelerdeki şu savrukluğu bitirin. Kamuya yük olan lüksten feragat edin.”
“Bunlara matematiği herhâlde tekrar öğretmemiz gerekecek”
Ali Babacan, ekonomik pakete yönelik eleştirilerini şöyle sürdürdü: “Bir ekonomik tedbir paketi açıkladılar cuma günü. Pakette işçi yok, esnaf yok, çiftçi yok, emekli yok. Ne var pakette? Varlık barışı var. İşleri güçleri zaten varlığı olanlarla. Varlıklıları çok seviyorlar ya. Ne yapsalar zaten varlıklıların lehine olan düzenlemeler. Ne diyor Cumhurbaşkanı? ‘Parayı getir’ diyor. ‘Nereden buldun diye sana sormayacağız’ diyor. ‘Yeter ki getir parayı’ diyor. Vergilerle, tebligat yağmuruyla küçük esnafın boğazına sarılanlar, büyük parası olanlara dönüyor; ‘Size sorgu sual yok’ diyor. ‘Yeter ki getir’ diyor. Başka ne var bu pakette? İhracatçılar için düşük oranlı kurumlar vergisi var, diyor. Müjde! İhracatçıysan, üreticiysen kurumlar vergisi oranını düşürdüm sana, diyor. Ya arkadaş, ihracatçı batıyor, işçi çıkarıyor, fabrika kapatıyor, zarar ediyor, zarar. Vergi oranı, kâr eden işletmeler için anlamlıdır. Zarar eden firmadan sen zaten vergi alamıyorsun ki. Zarar eden firmanın matrahı koca bir sıfır. Herhâlde matematiği bir öğretmemiz gerekecek bunlara tekrar. Üç yıldan önce yurt dışına bir şeyler kaçırdıysan getir, diyor; yirmi sene senden vergi almayacağım, diyor. Bu adalet mi? Bu ekonomi politikası mı? İktidardakilere sesleniyorum: Ya sizin bu millete bir kastınız mı var arkadaş? Ne yaptığınızı bilmiyorsunuz ya, derdiniz nedir sizin?”
“İstanbul Finans Merkezi’ni beton merkezi yaptılar”
“Yine aynı pakette İstanbul Finans Merkezi var. Biz zamanında İstanbul’u dünyanın en önemli finans merkezlerinden birisi yapacağız dedik. Güvenle, hukukla, adaletle İstanbul’u cazibe merkezi yapacağız dedik. Bunlar İstanbul Finans Merkezi’ni sadece bir gayrimenkul projesi zannettiler ve İstanbul beton merkezi yaptılar. Bizden sonra beton yığını hâline getirdiler emsal artışlarıyla. Yetmiyormuş gibi şimdi de, ‘Yeter ki buradan yer alın, vergi falan sizden istemiyoruz’ diyorlar. Oysa bize faydası olan doğrudan yatırımdır, kalıcı sermayedir.
Dışarıdan bakıldığında bu ülke, gerçek yatırımcılar tarafından nasıl görünüyor biliyor musunuz? İktidardakilere soruyorum: Farkında mısınız ya? Bu ülkeye insanlar neden gelip doğrudan yatırım yapmıyor da sadece faiz için gelip gidiyorlar? Geliyor, yüksek faizi alıp gidiyor. Hâlbuki bize faydası olan kalıcı sermaye. Ancak kalıcı sermaye güven ister, istikrar ister, öngörülebilirlik ister, hızlı ve adil işleyen bir yargı sistemi ister. Adil bir rekabet ortamı ister, şeffaflık ister, hukuki güvenliğin olduğu bir mülkiyet düzeni ister. Ahde vefa, yani sözleşme güvenliği ister. Kuralları belli, adil bir vergi düzeni ister. Bağımsız ve disiplinli meslek örgütleri ister, nitelikli iş gücü ister, yolsuzluğun olmadığı bir iş yapma ortamı ister. Ülkenin sokaklarında huzur ister.
Şimdi düşünün: Gazetecilerin, yazarların, basın mensuplarının, siyasetçilerin, iş insanlarının en küçük bir eleştiride dahi gözaltına alındığı, yer yer tutuklandığı bir ülkeye sermaye niye gelsin? Türkiye'nin iş dünyasını temsil eden en önemli kuruluşların başkanları sus pus edilmişken, susturulmuşken, gık diyen hapis cezasına çarptırılırken bu ülkeye sermaye niye gelsin? Her şafakta mala, mülke, banka hesaplarına el konulabilen bir ülkeye sermaye niye gelsin? Ülke ekonomisine dair göstergelerin hayal mahsulü olduğu bir ülkeye sermaye niye gelsin? Nitelikli iş gücünün, beyinlerin yarınlarını başka yerlerde aradığı bir ülkeye sermaye niye gelsin? Ağaca, denize, nehre, göle, doğaya, çevreye, hayvanlara, hele hele insan hayatına saygı duyulmayan bir ülkeye sermaye niye gelsin? Siz her Allah'ın günü hukuku çiğnerken kimse güvenip bu ülkeye parasını getirmez. Faizciler haricinde.”
“Bunlar ekonomi sözlüğüne yeni bir kelime ekledi: çökme”
“Şu Tele1'e yaptıklarına bir bakın Allah aşkına. Daha dava devam ederken apar topar kanalı başkasına satıyorlar. Ya arkadaş, bak TMSF yasasını ben çıkarttım zamanında… TMSF bir yediemindir; hukuki uyuşmazlıklarda varlıkların, şirketlerin emanet edildiği bir yerdir. Emaneti satamazsın sen. Koskoca ülkede bunlar ekonomi sözlüğüne yeni bir kelime ekledi: çökme.”
“Hintli bir uyuşturucu baronunun Türkiye'de ne işi var Allah aşkına?”
Babacan, Türkiye'nin uluslararası uyuşturucu şebekelerinin cirit attığı bir operasyon merkezine dönüştüğünü belirterek bu tablonun arkasında siyasi ve bürokratik göz yummanın yattığını açıkça ifade etti. “Sadece ekonomide değil, toplumsal yapımızı çürüten üç konu var ki gerçekten bunu sürekli gündemde tutmak zorundayız. Bunlardan birisi uyuşturucu, madde bağımlılığı. Birisi bu sanal kumar ve bahis meselesi. Üçüncüsü de bu gündüz kuşağı programları ve diziler. Bunlar bizim toplum yapımızı için için çürütüyor. Geçtiğimiz hafta bir uyuşturucu baronu daha İstanbul'da yakalandı. Takip etmişsinizdir. Bu şahsın Beylikdüzü'ndeki evinde 126 kilo sentetik uyuşturucu ele geçirildi. Hintli bir uyuşturucu baronunun Türkiye'de ne işi var Allah aşkına ya?”
“Türkiye, hele hele şu son 7-8 yıldır, dünyadaki uluslararası uyuşturucu şebekelerinin cirit attığı bir operasyon merkezi hâline geldi. Bir geliş-gidiş merkezi hâline geldi. Ortada sanılandan çok daha büyük bir güvenlik zafiyeti var. Son yıllarda Türkiye'de yakalanan insanlara bakın: Belçika genelinde uyuşturucu ağını yöneten İngiliz uyruklu Muhammed Zakir. Vietnam'da kırmızı bültenle aranan Çin uyruklu Chen Xuefeng… Rus Shamil Amirov. Yeni Zelandalı Hohepa Ngakuru. Ve bunlar sadece yakalanan ve kamuoyuna yansıyan isimler. Şimdi açıkça sormak gerekiyor arkadaşlar: Nasıl oluyor da bu kadar farklı ülkeden bu kadar organize suç yapısı Türkiye'ye toparlanabiliyor ya? Bu insanlar buraya tesadüfen gelmiyor. Bu ağlar tesadüfen Türkiye'de oluşmuyor. Birileri bu zemini hazırlıyor, birileri bu alanı kontrolsüz bırakıyor. Birileri bu tabloya göz yumuyor. Açık konuşalım: Hiçbir uyuşturucu şebekesi bürokrasinin ve siyasetin desteğini almadan varlığını sürdüremez.”
“Yasal olanı daha az zararlı değil ki; sadece kazanan farklı”
Babacan, yasal bahis ve kumarın yasadışısından farkının yalnızca kimin kazandığı meselesine indirgendiğini bir kez daha vurgulayarak her ikisinin de yasaklanması gerektiğini savundu. “Bu hafta 3 ilde daha operasyon yapıldı, değil mi? Yasa dışı sanal kumar, sanal bahis. Peki bunun yasal olanından niye hiç bahsetmiyorlar? Ne zaman haber görseniz yasa dışı kumar, yasa dışı bahis. Bir de yasal olanı var. Yasal olanı daha az zararlı değil ki. Sadece kazanan farklı. Yasal olanda kazanan kankalar, yasa dışında kazanan başkaları. Başkaları yaptığı zaman kankaların pazar payından alıyor ya, onun için mücadele ediyorlar. Başka bir şey için değil.”
“Suç halkımızda değil; bu yanlışlığı kendi yönettikleri kanallardan pompalayanlarda”
DEVA Partisi Genel Başkanı Babacan, gündüz kuşağı programları ve dizilerin toplumu çürütmek için bilinçli olarak kullanıldığını ileri sürerek sorumluluğun halkta değil, bu yayınları bizzat yöneten iktidar cephesinde olduğunu söyledi: “Bu gündüz kuşağı programları ve diziler bizim kültürümüze tamamen aykırı. Her türlü çarpık ilişkinin reklamını yapan, afişe eden, suç örgütlerini, mafyayı normalmiş gibi gösteren hangi diziler diye baktığımızda, iktidarın bizzat kontrol ettiği, bizzat yönettiği televizyon kanalları bunlar. En ahlaksız yayını yapan, toplumu en çürüten konuları sürekli işleyen yayınlar… Bu sadece ‘Ne yapalım, reyting lazım, reklam parası lazım, çeviremiyoruz’la açıklanamaz. Parayı bulamıyorlar mı başka yerden Allah aşkına? Reklam parasına falan da muhtaç değiller. Bütün devlet kaynakları elinde. Ben diyorum ki galiba aslında içten içe şöyle bir politika var burada: Bütün bu diziler ve gündüz kuşağı programları toplumsal bilinçaltına şunu işliyor: ‘Toplum bozuldu’. Bozulan toplum. Sıkıntı bizde, sıkıntı halkta. Ülkeyi yönetenlerin bir suçu yok. Bakın, bunu bilinçaltına işlemek için… Çünkü nereye gitsem bu aralar sık duyuyorum; ‘Ya bizim toplum bozuldu, ahlak bozuldu, şöyle böyle.’ İnsanlar ‘Suç bizde’ diyor. Suç halkımızda değil arkadaşlar. Suç bu yanlışlığı sürekli televizyonlardan, kendi yönettikleri kanallardan pompalayanl
Yorum Yazın