DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan:
“Kalıcı barış adaletle mümkündür; hukuk devletiyle mümkündür; temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıyla mümkündür”
“Bir taraftan özgürlük deyip, diğer taraftan yargıyı ikna sopası olarak kullanmaya devam ederseniz insanları sürece ikna edemezsiniz”
“Kudüs’te, Batı Şeria’da yaşayan Filistinli kardeşlerimizin durumu yakından izlenmelidir”
“Ailelerin sofrasına oturup arkaya reklam panosu asanlara söylüyorum: Biz, değerlerimizi savunmaktan vazgeçmeyeceğiz”
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Yeni Yol grubunda yaptığı konuşmada terörsüz Türkiye sürecine ve komisyonun raporuna değindi; kalıcı barışın ancak adalet, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıyla mümkün olabileceğini söyledi. Konuşmasında ‘Casperlar’ adlı silahlı suç örgütü soruşturmasında ortaya çıkan kamu görevlileri bağlantılarına ve kurumsal güvenlik zafiyetine; ne istihdamda ne eğitimde yer alan 6.5 milyon gence, Kudüs’te ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilere yönelik devam eden baskılara da değinen Ali Babacan, şunları söyledi:
“Kalıcı barış adaletle mümkündür; hukuk devletiyle mümkündür; temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıyla mümkündür”
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Yeni Yol grubunda yaptığı konuşmada terörsüz Türkiye sürecine ve komisyon raporuna değindi. Ali Babacan, “Terörsüz Türkiye sürecinin gündeme geldiği ilk günlerde biz sözlerimize şöyle başlamıştık: ‘Barış savaştan iyidir.’ ‘Diyalog çatışmadan iyidir’ demiştik. ‘Yeter ki bu ülke bu sorunu çözsün; biz değil elimizi, gerekirse bedenimizi taşın altına koyarız’ diye de eklemiştik. O günden bu yana, tam 1 yıl 4 ay geçti. Sürece katkı sunacak her zeminde yer aldık. Siyasetin, Meclis’in ve demokratik zeminin yanında durduk; durmaya da devam edeceğiz inşallah. Geçtiğimiz hafta komisyon raporu oylandı ve yayınlandı. Başta TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş, komisyon üyelerimiz Bülent Kaya, Mustafa Bilici ve Mehmet Emin Ekmen olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Böylesine zor bir konuda ortak bir metin kaleme almak elbette kıymetlidir. Silahların susması, terör örgütünün feshi, şiddetin tamamen devreden çıkması çok önemlidir ama bugün geldiğimiz noktada şunu açıkça ifade etmek zorundayız: Kalıcı barış yalnızca silahların susmasıyla sağlanmaz. Kalıcı barış; adaletle mümkündür; hukuk devletiyle mümkündür; temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıyla mümkündür. Eğer hukuk devleti güçlendirilmezse, eğer yargı bağımsız ve tarafsız işlemezse, eğer meselenin kök sebepleri cesaretle ele alınmazsa, bu süreç kalıcı bir sonuca ulaşamaz” ifadelerini kullandı.
“Kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi yönünde zikredilen iradeyi değerli buluyoruz ama hukuki güvencelerle desteklenmesi gerekir”
“Örneğin, kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi yönünde raporda zikredilen iradeyi değerli buluyoruz. Ama sadece bir ifade yeterli değil. Bu konunun sağlam hukuki güvencelerle desteklenmesi gerekir. İdari vesayeti azaltan, demokratik meşruiyeti güçlendiren açık ve net bir çerçevenin oluşturulması gerekir. Öte yandan, yüksek yargı kararlarının uygulanmaması gibi, hukuka olan güveni zedeleyen işler devam ederse, toplumun devlete olan güveni de boşa çıkmış olur.”
“Raporun geneline hâkim olan iyi niyeti, iktidarın uygulamalarında, fiiliyatında göremiyoruz”
“Yargıtay ve Danıştay denetiminden geçip, haklarında takipsizlik veya beraat kararı verildiği halde, bu ülkede hâlâ KHK mağduriyeti yaşayanlar varsa, sürece olan güveni pekiştiremezsiniz. Samimiyetiniz hep sorgulanır. Pek çok konuda; Anayasa Mahkemesi kararlar vermiş; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlar vermiş…. Ama ortada uygulama yok. Siyasetin yargıya müdahale ettiği, kararların fiilen etkisiz bırakıldığı bir düzende hangi hukuk devletinden söz edebilirsiniz? Ne yazık ki, raporun geneline hâkim olan iyi niyeti, iktidarın uygulamalarında, fiiliyatında göremiyoruz.”
“Bir taraftan özgürlük deyip, diğer taraftan yargıyı ikna sopası olarak kullanmaya devam ederseniz, insanları bu sürece ikna edemezsiniz”
“Eleştiri ile suçu ayıramayan bir hukuk düzeninde, ifade özgürlüğünden bahsedemezsiniz. Bir taraftan özgürlük deyip, diğer taraftan yargıyı ikna sopası olarak kullanmaya devam ederseniz, insanları bu sürece ikna edemezsiniz. Meseleyi kökünden çözmek mi istiyorsunuz? Yapılması gerekenler çok açık: Yargıyı siyasetin gölgesinden çıkarın. Özgürlükleri keyfi kararlarla daraltmayın. Demokrasiyi güçlendirin. Temel hak ve özgürlükleri sağlam güvencelere bağlayın. Unutmayın. Adalet varsa güven vardır; güven varsa huzur vardır; huzur varsa kalıcı barış mümkündür. Yoksa daha çok komisyonlar kurulur, raporlar hazırlanır. Ama netice elde edilemez.”
“Raporu hazırlayan siyasi partiler gerçekten sözlerinin arkasındaysa, gelin gereğini bu yüce Meclis’in çatısı altında hemen yapalım”
“Unutmayalım Anayasa’yı da yasaları yapma yetkisi de Meclis’indir. Bu raporu hazırlayan siyasi partiler gerçekten sözlerinin arkasındaysa, gelin hep beraber raporda yazılanların gereğini bu yüce Meclis’in çatısı altında hemen yapalım. Rapor ‘Şunu tavsiye ederiz, şunu temenni ederiz’ deyip duruyor. Altındaki siyasi partilerin toplam milletvekili sayısı 400’ün üzerinde. Ancak herkes biliyor ki, siz hangi raporu yazarsanız yazın, hangi yasayı çıkarırsanız, iş dönüyor dolaşıyor, uygulayıcılara geliyor. İşte o uygulayıcıların tamamını yöneten, yönlendiren yürütme erkidir, yani Sayın Cumhurbaşkanıdır.”
“Tek bir kişi, bütün sistemi kilitlemiş durumda”
“Bugün ülkemizde, yürütme erki, yasama organı olan Meclis, yargı tamamen tahakküm altına alınmıştır. Eğer birileri diyorsa ki ‘Yok öyle değil, ülkede güçler ayrımı var’, e o zaman hadi, hodri meydan; buyurun raporun gereklerini yapalım. Niye yürümüyor, niye Meclis adım atamıyor? İşte komisyonlar burada, değil mi? Bu binanın altında bütün komisyonlar var. Genel Kurul salonu şuradan 50 metre uzaklıkta. Meclis istese, bağımsız bir irade ortaya koyabilse, bunları yapamaz mı? Mesela Meclis, Şerafettin Can Atalay kararının gereğini yapamaz mı? Hemen bugün yapabilir; veya İçişleri Bakanı, kayyımları geri çekemez mi? Bugün çekebilir. Adalet Bakanı yargıya dönüp, ‘Üst mahkeme kararlarına, Anayasa Mahkemesi kararlarına uyun arkadaş’ diyemez mi? Diyebilir. Peki bunlar oluyor mu? Olmuyor. Çünkü tek bir kişi, bütün sistemi kilitlemiş durumda.”
“Bir suç örgütünün kamu görevlileriyle ilişkisinin tespit edilmesi, yargı ve kolluk açısından çok vahim bir durumdur”
“Kamuoyuna yansıyan ‘Casperlar’ adlı silahlı suç örgütü soruşturmasında çok çarpıcı bir detay ortaya çıktı. Biliyorsunuz, bunlara ‘yeni nesil çeteler’ deniliyor. Aralarında polis memurlarının, bir zabıt kâtibinin ve bir gümrük muhafaza memurunun da bulunduğu toplam 14 kamu görevlisi, suç örgütüne yardım ettikleri ve adli kayıtları sızdırarak haksız menfaat sağladıkları iddiasıyla tutuklandı. Ülkenin ne hâle geldiğini görüyorsunuz… Bir suç örgütünün kamu görevlileriyle irtibat ve menfaat ilişkisine girdiğinin tespit edilmesi, yargı ve kolluk açısından çok vahim bir durumdur.”
“Daha önce acı tecrübelerle yaşadık, gördük; devlet yönetimi, bu türden sızmaları kaldırmaz, kaldıramaz”
“Kamu görevi yürüten kişiler, bir suç örgütünün hiyerarşisi içinde hareket etmişse, burada yalnızca bireysel bir yozlaşma yoktur; burada kurumsal bir güvenlik zafiyeti var demektir. Burada devletin içinde olup, devlete karşı suç işleyen bir yapı var demektir. Burada kamu düzenine ihanet var demektir. Daha önce acı tecrübelerle yaşadık, gördük; devlet yönetimi, bu türden sızmaları kaldırmaz, kaldıramaz. O yüzden sorulması gereken sorular açıktır: Bu kamu görevlileri hangi mekanizmalar üzerinden bilgi paylaştı? Sistemde bu tür yetki suistimallerini önleyecek denetim mekanizmaları niçin zamanında alarm vermedi? Özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum: Bu tür örgütler hem bürokrasiyle, hem de siyasetle ilişki içinde işlerini yürütürler. Siyasetin de bir ayağında olmadığı bir yapının varlığını sürdürmesi, bir suç örgütünün varlığını sürdürmesi mümkün olmaz. Çünkü bu örgütler, bürokrasi ve siyasetle beraber, o meşhur üçgeni oluşmasıyla ancak hareket edebilirler.”
“Netanyahu’nun dünya kamuoyuna meşru bir aktör olarak tekrar sunulmaya çalışıldığı hiçbir platforma Türkiye destek vermemelidir”
“Gazze’de tam iki yıl süren bir soykırımına şahit olduk. Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılar hız kesmeden devam ediyor. Batı Şeria’da, Yahudi yerleşimcilerin saldırıları ilk günkü gibi; aynı pervasızlıkla, aynı cüretle, aynı acımasızlıkla devam ediyor, dur durak bilmiyor. Kısacası: Filistinlilerin dertleri, sorunları; yaşamda kalma mücadeleleri ortada ve hâlâ sahiplenilmeyi bekliyor. Gazze’de 70 binden fazla insan hayatını kaybetti. Tam bir vahşet, tam bir insanlık suçu. Yapıların yüzde 90’ı kullanılamaz hâle geldi. Bu sebeple ateşkes, işlenen suçların cezasız kalması anlamına gelmez, gelmemelidir, gelmesine müsaade edilmemelidir. Bize düşen sadece Filistinlilerin yanında olmak değil, soykırımının unutulmamasını, sorumluların gerekli cezaları almasını sağlamak da olmalıdır. Netanyahu’nun dünya kamuoyuna meşru bir aktör olarak tekrar sunulmaya çalışıldığı hiçbir platforma Türkiye destek vermemelidir.”
“Kudüs’te, Batı Şeria’da yaşayan Filistinli kardeşlerimizin durumu yakından izlenmelidir”
“Nihai hedef olan iki devletli çözümü ileride riske sokacak her türlü girişimin karşısında Türkiye kararlılıkla durmalıdır. Odağın Gazze’de olduğu bugünlerde, Batı Şeria’da olanlar göz ardı edilmemeli, Kudüs’te, Batı Şeria’da yaşayan Filistinli kardeşlerimizin durumu yakından izlenmelidir. Ahlaki, hukuki, insani hiçbir sınır tanımayan İsrail yönetiminin üzerindeki baskının bir an bile gevşemesine izin verilmemelidir. İşte, birkaç gün önce o hadsiz büyükelçinin ifadelerini duyduk. Bugün bırakın iktidarı, bir muhalefet liderine soruyorlar, büyükelçinin ifadelerini. Diyor ki haklı, bizim için İsrail’in sınırları kutsal kitapta yazan sınırlardır diyor. Biz Netanyahu diyoruz, muhalefet farklı bir zihniyette değil arkadaşlar. Eğer bunlar gerçekten uluslararası kamuoyunun sağlam ve tavizsiz baskısı altında tutulmazlarsa her türlü şımarıklığa her türlü hadsizliğe cüret edecek kadar büyük bir sorumsuzluğun büyük bir suçun içine rahatlıkla akıp gidebilirler.”
“15-34 yaş arası, yüzde 27’si okulda da değil işte de değil; üstelik bu oran son 4 yılın en yüksek seviyesinde”
“Geçtiğimiz günlerde TÜİK 2025 yılı sonu itibarıyla işgücü istatistiklerini yayınladı. Türkiye’de 15–34 yaş grubunda tam 24 milyon insanımız var. Şöyle bir 34 yaş altını genç olarak tanımladığımızda tam 24 milyon genç nüfusumuz var. Ve bu nüfusun 6,5 milyonu ne eğitimde ne istihdamda yer alıyor. Bu gençlerimiz ne üretiyor, ne de öğreniyor, eğitimde de değiller işte de değiller. Sistemin tamamen dışında kalmış durumdalar. Oran tam yüzde 27. Bakın, 15-34 yaş arası, yüzde 27’si okulda da değil işte de değil. Üstelik bu oran, son 4 yılın en yüksek seviyesinde. Gittikçe artıyor yıldan yıla ve Avrupa ortalamalarının da OECD ortalamalarının da çok üstünde bir oran görüyoruz. Peki bu gençlerimiz ne yapıyor? Sabah kalkıp işe gitmiyorlar. Bir okula da devam etmiyorlar. Bir sınava hazırlanmıyorlar. Fırsatların olmadığı, liyakatin görmezden gelindiği, ekonominin güven vermediği bir düzende, kendilerine bir çıkış yolu arıyorlar. Ve maalesef… Kolay para kazanma vaadiyle suç örgütlerinin ağına düşebiliyorlar. Kısa yoldan kazanç hayaliyle sanal kumar ve bahis bataklığına saplanabiliyorlar.”
“Devlet gençlere her konuda fırsat eşitliği sağlamak zorundadır”
“İktidardakiler, sizlere sesleniyorum: Bu memleketi ne hâle getirdiniz yahu? Gençleri çaresizlikle baş başa bıraktınız. Oysa sizin göreviniz gençleri suçla değil, üretimle buluşturmaktı; göreviniz gençleri çetelerle değil, istihdamla buluşturmaktı; umutsuzlukla değil, fırsat eşitliğiyle buluşturmaktı. Siz unutmuş olabilirsiniz. Ama biz unutmadık. Devlet gençlere her konuda fırsat eşitliği sağlamak zorundadır. Devlet; çalışan, gayret eden herkese, alın terinin karşılığını alacağı bir ortam oluşturmalıdır. Bizim mücadelemiz tam da bunun için. Çünkü gençliğini kaybeden bir ülke, yolunu-yönünü kaybeder. Son on yıla şöyle bir baktığımızda açıkça görüyoruz: Bugünkü bu iktidarın gençlere, evet, bir gençlik borcu var.”
“Ailelerin sofrasına oturup arkaya reklam panosu asanlara söylüyorum: Biz, değerlerimizi savunmaktan vazgeçmeyeceğiz”
"Geçtiğimiz günlerde bir bakan, bir ailenin evine iftara gidiyor. Ama yalnız gitmiyor. Yanında Cumhurbaşkanı’nın büyük bir reklam afişini de götürüyor. Fotoğrafları hepiniz gördünüz. Düşünün… Bir ailenin evi… Bir iftar sofrası. Ama o sofraya siyasi bir pano eşlik ediyor. Yani milletin sofrası tam bir propaganda karesine dönüştürülüyor. Devlet ile partiyi ayıramayan, kamuyu kişisel vitrine dönüştüren, manevi değerleri bile siyasi malzemeye indirgeyen bir anlayışın herhalde gayet güzel temsiliydi o resim. Siyasette çürüme dediğimiz şey tam da budur. İktidardakilere sesleniyorum: Bir ülkeyi ayakta tutan ahlaki zeminidir. Adalet duygusudur. Güven hissidir. Eğer bu zemin aşınırsa, en büyük hasarı gelecek nesiller görür. Bizim itirazımız bir afişe değil… Bizim itirazımız bu zihniyete. Ülkenin ekonomisini batıran, milleti perişan eden, bunu da sözüm ona kendilerinin yoksul duruma düşürdüğü ailelerin sofrasına oturup arkaya reklam panosu asanlara özellikle seslenerek söylüyorum. Ama herkes şunu bilsin: Bu ülkenin vicdanı hâlâ diri; bu milletin kalbi hâlâ temiz; bu toprakların mayası hâlâ sağlam. Biz, değerlerimizi savunmaktan vazgeçmeyeceğiz. Samimiyeti yeniden bu ülkenin ortak dili yapacağız ve hep beraber umudu büyüteceğiz. Çünkü bu ülke, gösterişle değil; adaletle ayağa kalkar. Bu ülke propagandayla değil, güvenle güçlenir. Bozulan güveni onarmak için, aşınan değerleri yeniden ayağa kaldırmak için, devleti yeniden milletin devleti yapmak için… Biz buradayız.”
Yorum Yazın