Deva Partisi Genel Başkanı Ali Babacan Yeni Yol Grubunda Tbmm'de konuştu.Sözlerimin hemen başında,
Venezuela’da meydana gelen depremden etkilenen tüm bölge halkına geçmiş
olsun dileklerimi iletmek istiyorum.
Hayatını kaybedenlerin yakınlarına sabır; yaralılara acil şifalar diliyorum.
Acıyı paylaşmak, dayanışmayı büyütmek insanlığın ortak sorumluluğudur.
Dualarımız Venezuela halkıyla beraberdir.
Yine sözlerimin hemen başında,
Geçtiğimiz hafta aramızdan ayrılan usta sanatçımız Kadir İnanır’ı buradan bir
kez daha rahmetle anmak istiyorum.
Yıllar boyunca canlandırdığı unutulmaz karakterlerle milyonların gönlünde yer
edinen, Türk sinemasına emek ve iz bırakan kıymetli bir sanatçıyı kaybettik.
Ardında, nesiller boyunca yaşamaya devam edecek güçlü bir sanat mirası
bıraktı.
Ama aynı zamanda Kadir İnanır, demokrasi ve toplumsal barışa olan inancıyla
ülkemizin temel sorunlarının çözümündeki cesur duruşuyla da gönüllere taht
kurmuştu.
Ailesine, yakınlarına, sanat camiamıza ve kendisini seven milyonlara buradan
tekrar başsağlığı dileklerimi iletiyorum.
Mekânı cennet, makamı âli olsun inşallah.
*****
Değerli Arkadaşlar,
İsrail hükümeti, 1915 olaylarını sözüm ona “soykırım” olarak tanımlayan bir
karara imza attı.
Tam da Türkiye ile Ermenistan ilişkilerinin düzelmeye başladığı, ilişkilerin
normalleştiği bir dönemde alınan bu karar tam bir saçmalık.
Biz Ermenistan'la geçmişe olan bütün konuları konuşuyoruz, masaya
yatırıyoruz. “İşi tarihçilerle konuşalım. Tarihçiler bu işlere baksın, biz yarınlara
bakalım” diyoruz.
İsrail hükümeti kendi ayıbını, kendi soykırımını, kendi suçunu örtmek için
geçmişte çare arıyor.
İsrail hükümetinin aldığı bu karar, soykırım sabıkalıları tarafından alınmış ve
savaş suçlularıyla onlar tarafından onanmış bir karardır. Başka bir şey
değildir.
Bu kararı alan İsrail hükûmetinin başbakanı Netanyahu, kendi soykırım suçu
sebebiyle tutuklama korkusu altında pek çok ülkeye bugün seyahat
edememektedir.
Bunların niyeti belli:
Gazze'de yaptıkları bu büyük katliamı, bu soykırımı perdelemek, örtmek ve
kamuoyunun ilgisini kendilerine göre başka bir alana çekmeye çalışmak.
Biz, her platformda şimdiye kadar olduğu gibi ülkemizin tezlerini kararlılıkla,
soğukkanlılıkla, ama güçlü bir şekilde savunmaya devam edeceğiz.
Gazze'de on binlerce masumun ölümünden sorumlu olanlar ise, er ya da geç
yargı önüne çıkacak ve er ya da geç hesap verecek.
Her birinden de tek tek hesap soracağız.
*****
Değerli arkadaşlar,
30 Haziran, yani dün Dünya Emekliler Günü'ydü ve bir hafta boyunca da
dünyada emeklilerin sıkıntılarının, sorunlarının konuşulduğu, çözümlerin
arandığı günler bugünler.
Dün TÜRK-İŞ açıkladı:
Dört kişilik bir ailenin sadece gıda masrafları, yani açlık sınırı olarak
tanımladığımız rakamın 35 bin yedi 759 liraya çıktığını gördük.
Yıl başında bu rakam 30 bin 143 liraydı, yani aralık sonu itibariyle, haziran
sonu itibariyle 35 bin yedi 759. Artış tam %18,6.
Yani yılbaşından bugüne vatandaşlarımızın sadece gıda harcamalarına %18,6
zam geldiğini TÜRK-İŞ’in çalışması, araştırması tespit etmiş durumda.
Şimdi gelelim asgari ücrete.
Asgari ücret biliyorsunuz yıl başında belirlendi 28 bin lira olarak.
Ve her yıl bu ülkede asgari ücrete 1 Temmuz'da ara zam verilirken, geçen yıl
da bu yıl da ara zam vermeme konusunda iktidar ısrarcı ve inatçı.
Şimdi asgari ücrete baktığımızda yılbaşındaki 28 bin liranın satın alma gücü
bugünün 40 bin lirası arkadaşlar.
Yani yıl başında asgari ücretli bir vatandaşımızın 28 bin liraya aldığı gıda
bugün çıkmış 40 bin liraya.
1 Temmuz'da asgari ücrete ara zam vermemek söylüyorum, söyleyeceğim:
Hak gaspıdır, kul hakkına girmektir. Bu kadar açık.
Yine en düşük emekli maaşımızın mutlaka güncellenmesi gerekiyor.
Yıl başında 20 bin lira olarak belirlenmiş, açlık sınırının dahi çok altında olan
bir rakamın 1 Temmuz'da pas geçilmesi düşünülemez, kabul edilemez.
Hep söyledik, söylüyoruz: Emeklilerine insanca bir yaşam şartı sunmayan,
emeklilerinin insan onuruna yarışır, yakışır bir hayat sürmediği bir ülkeye
demokrasi de denmez, hukuk devleti de denmez.
Hukukun üstünlüğünün, adaletin olduğu bir ülke de denmez.
Bir an önce bu hak kayıpları giderilmelidir.
1 Temmuz'da ara zamlar hem asgari ücretlimize hem en düşük emekli maaşı
olan vatandaşlarımıza verilmelidir.
Adaletin, hakkın gereği yerine acilen getirilmelidir.
*****
Değerli Arkadaşlar,
Ülkemiz, önümüzdeki hafta önemli bir uluslararası zirveye ev sahipliği
yapacak.
NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi vesilesiyle çok sayıda lider
ülkemizde bir araya gelecek.
Böylesine kritik bir dönemde gerçekleştirilecek bu zirvenin;
Dünyada barışın ve istikrarın güçlenmesine katkıda bulunacak sonuçlara
vesile olmasını diliyorum.
Türkiye, sorunların barışçıl yöntemlerle çözülmesi gerektiğini her ortamda
savunan bir ülkedir ve uluslararası hukuku esas alan bir anlayışla bu süreçte
yapıcı rolünü, yapıcı tutumunu kararlılıkla korumalıdır.
Ancak arkadaşlar,
Zirve henüz gerçekleşmeden, hepimizin dikkatini çeken çok farklı, çok garip
gelişmeleri izliyoruz, gözlemliyoruz.
Yapılan operasyonlarda yüzlerce vatandaşımız gözaltına alındı.
Aralarında gazeteciler var, akademisyenler var, avukatlar var, çevre
gönüllüleri var, sivil toplum temsilcileri var. Var, var…
Daha da vahimi, bu tutuklama talebine dayanak gösterilen ifadeler:
Gerçek bir hukuk karabeti.
Savcılığın sevk yazısına bakıyorsunuz;
“Düzenledikleri eylemler” demiyor.
“İşledikleri suçlar” demiyor.
Ne diyor?
“Eylem gerçekleştirebilirler” diyor;
Ne diyor?
“Olabilir”.
“Belki”.
“İhtimal”.
“Varsayım”.
Şu laflara bakın yahu!
Bir savcılığın, Türkiye Cumhuriyeti yargısının bir savcılığının iddianamesinde
yer alabilecek ifadeler mi bunlar?
Hukuk ihtimallerle, varsayımlarla, ‘belki’lerle, ‘potansiyel’lerle işlemez.
Hukuk delille işler, kanıtla işler.
“Sen ya suç işlersen” diye hiç kimseyi gözaltına alamazsın.
Suç işler kanıtlanır, iddialar delile bağlanır. Ancak ondan sonra gerekli
yaptırımlar uygulanır.
Ben iktidardakilere buradan hatırlatmak istiyorum:
Türkiye'nin NATO ile anlaşması varsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin de kendi
vatandaşıyla anlaşması var:
Bu anlaşmanın adı kanunlardır;
Bu anlaşmanın adı Anayasa'dır;
Bu anlaşmanın adı hukuktur, hukuk.
İktidar, vatandaşla olan bu akitleşmesini bir NATO zirvesi var diye göz ardı
edemez.
Temel haklarını ve özgürlüklerini bedeller ödeyerek kazanmış bu milletin
onuru, uluslararası zirvelerden daha değerlidir.
Yapılan harcamaları takip ediyorsunuz,
Sadece havaalanının tadilatı için, lüksleştirilmesi için, daha gösterişli bir yer
olsun diye harcadıkları rakam kendi ifadeleriyle 10 milyar lira. Sadece
havaalanı.
Emeklimizin, çalışanımızın en zor şartlarda yaşadığı bir dönemde israfa tam
gaz devam.
Üstüne, bu Zirve nedeniyle şehri kapatacaklar, hayatı durduracaklar.
Üniversitelerin yurtlarını boşalttırdılar arkadaşlar, yurtları.
“Üniversite yurtlarında bir tane öğrenci kalmayacak” dediler. “Tamamını
gönderin nereye gönderirseniz” dediler.
Böyle bir zirve düzenlenir mi?
Böyle bir zirveye bu şekilde ev sahipliği yapılır mı?
Esnafımız, KOBİ'miz, sanayicimiz bu bir hafta boyunca duran şehrin
maliyetini, işlerin durmasının bütün külfetini tek başına üstlenmek zorunda
kalacak.
Ve bunun telafisiyle ilgili hiçbir tedbir yok.
Son derece zorba bir şekilde, dobran bir şekilde diyorlar ki; “kapattım,
yaptım, karar verdim, yasakladım.”
Böyle bir demokrasi olmaz arkadaşlar.
Böyle bir hukuk devleti olmaz.
Bakın bu ülke 2004 yılında İstanbul'da bir NATO zirvesine ev sahipliği yaptı.
İlk defa yapmıyoruz bunu.
Gayet medeni bir şekilde, demokrasiye, hukuk devletine yakışır bir şekilde,
İstanbul'da yaşayanlara zulmetmeden, görüşünü, farklı düşüncesini ifade
etmek isteyen herkese caddeleri, sokakları açacak bir şekilde yaptı.
Medeni bir ülkeye yakışır bir şekilde NATO zirvesine bu ülke ev sahipliği yaptı.
2004'te gördük.
Ama düşünün ki 2004'ten 2026'ya neler değişmiş bu ülkede.
Çok daha otoriter, çok daha baskıcı, “Yasakladım, izin vermiyorum,
kapattım.” “Neredeyse koskoca şehirde sokağa çıkmayı yasakladım” diyecek
bir şekilde bir ev sahipliği, bir zirve hazırlığında bunlar.
2015'te G20 Zirvesi'ni düzenledik.
2015'teki G20 Zirvesi'ne sadece Batı değil, Rus devlet başkanı da geldi, Çin
devlet başkanı da geldi.
Ne yaptık?
Önce yeri makul bir yer olarak seçtik.
Dedik ki; Antalya'da otellerin bulunduğu Belek bölgesinde biz bu işi yapalım.
Her bir ülkeye birer oteli de tahsis edelim. Koca koca oteller, büyük mekanlar.
Bu otellerin en uygun olanında da buluşmaları, toplantıları düzenleyelim”
dedik.
Ve Antalyalıya hiçbir zulmetmeden, hiçbir sokağı, caddeyi kapatmadan,
Antalya'daki günlük hayatın akışına en ufak bir zarar vermeden alnımızın
akıyla bir G20 zirvesini bu ülkede gerçekleştirdik.
O zaman da ısrar ettiler.
İstanbul, Ankara... Dedim bakın, büyük şehirlerde bunlar olmaz, yazıktır.
Çünkü yapılan yerlerde görüyoruz.
O şehirde yaşayanlara zulmederek, o şehirde yaşayanların sıkıntıları
üzerinden bir zirve düzenlenmez, olmaz.
Ve bunların hepsini Türkiye Cumhuriyeti yaptı.
Ama başka bir dönemde, başka bir yönetim zihniyetinin egemen olduğu
dönemde bunları yaptık.
Ailesinin Ankara'ya okumaya gönderdiği öğrenci bir genç de;
Helalinden para kazanarak geçinmeye çalışan esnafımız da;
Bu millet için alın teri döken çiftçimiz de, emeklimiz de, işçimiz de;
NATO'dan çok daha önemlidir arkadaşlar, NATO'dan büyüktür.
İnanın hicap duyuyorum ya, hicap duyuyorum.
Her yerlere duvarlar, brandalar, olağanüstü, Türkiye'deki bütün güvenlik
güçlerinin Ankara'ya yığılması. Nedir bu ya?
NATO, ülkeleri düşmanlardan koruma sistemidir.
Bunlar NATO'yu bizim kendi insanlarımızdan koruma derdine düşmüşler.
Bu o demektir açıkçası. Bütün bu hazırlıklar odur.
Kendi halkından korkmak, kendi milletinden korkmak.
Şunu açıkça söyleyeyim arkadaşlar: Bizim milletimizin onuru, NATO'dan
büyüktür!
Bunlar bakın kendi içerde halk nezdinde kaybettikleri meşruiyetini artık
dışarıdan sağlamaya çalışıyorlar.
Bütün bu tantana, bütün bu hazırlık ne biliyor musunuz?
Külliye’nin içerisinde Trump'la bir fotoğraf karesi verebilme. Bu kadar. Özü
bu.
Yani diyecek ki; bak işte Külliye’ye getirdim ve burada.
Bütün özü bu.
Meşruiyetini halktan alacaksın.
Kendi insanının onurunu ezdirmeyeceksin.
Kendi vatandaşını dünya alemi önünde küçük düşürmeyeceksin.
Güçlü bir ülke demokrasisiyle, hukuk devletiyle güçlü bir ülkeye yakışan
budur ve zirveler böyle düzenlenir.
*****
Bakın arkadaşlar,
Güçlü devlet; kendi vatandaşından korkan devlet değildir.
Güçlü devlet; vatandaşına güvenen bir devlettir.
Güçlü devlet; hukuku askıya alan değil, hukuku ayakta tutan bir devlettir.
Türkiye'yi güçlü yapacak olan da korku sağlamak değildir; Hukuktur,
adalettir, demokrasidir.
İktidar, milletin karşısına devleti dikemez.
Biz inşallah Türkiye'yi hukukla yöneteceğiz.
Devleti yeniden milletin devleti haline getireceğiz.
*****
Değerli arkadaşlar,
Bakıyoruz her fırsatta Sayın Erdoğan büyüme rakamlarından bahsediyor.
Oysa bir ülkede, vatandaşlar yardım kuyruğunda bekliyorsa;
Ekonomi kâğıt üzerinde büyüyor ama insanın hayatında ise küçülüyor
demektir.
Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, 2026’nın ilk beş ayında tam 190
milyar lira sosyal yardımlar için harcandı. 190 milyar.
2025 yılı e-Devlet üzerinden sosyal yardım başvurusu yapan
vatandaşlarımızın sayısı 26 milyon 800 bin insan.
Bakın 86 milyonluk ülkede, 26 milyon 800 bin kişi e-Devletten sosyal yardım
için başvurmuş.
Sadece 2025 yılında bu Hazine Bakanlığı'nın verileri.
Bunlar, daha fazla vatandaşımızın daha fazla desteğe ihtiyaç duyduğunu
gösteren önemli göstergelerdir.
Sosyal yardım, devletin en temel görevlerinden biridir; ihtiyaç sahibi elbette
devletin gözetiminde olmalıdır. Devletin desteği hemen yanında olmalıdır,
Ama bir ülkenin başarısı, sosyal yardımları büyütmek, sosyal yardımları daha
çok insana sağlamak olamaz.
Önemli olan sosyal destek, sosyal yardım ihtiyacı olan insanların sayısını
düşürmek.
Herkesin kendi alın teriyle, kendi emeğiyle, kendi çalıştığının kazandığını,
kendi çalıştığının karşılığını aldığı onurlu bir yaşam sürmesidir.
Siz insanları fakirleştirin, yoksul duruma düşürün, yardıma muhtaç edin.
Ondan sonra deyin ki; “bakın şu kadar insana yardım ettik, şu kadar destek
bütçesi ayırdık” diye.
Bu ekonomi yönetimi değildir.
Bu sadece fakirliği yönetmektir,
Yoksulluğu yönetmektir.
*****
Değerli arkadaşlar,
Dün evvelsi gün Sayın Erdoğan ihracatçılara destek adı altında bir rakam
açıkladı.
Dedi ki; “reeskont kredisini” dedi, “4,5 Milyardan 5 milyara çıkarıyoruz.”
Artış 500 milyon lira.
Bak bunu “müjde” diye açıklıyor.
Gecelik 4,5’tan 5 milyara çıkarıyor, 500 milyon lira artırıyor ve bunu da
“müjde” diye açıklıyor.
Ben buradan şimdi kendisine soruyorum;
Sayın Erdoğan, Türkiye'de kaç ihracatçımız var?
İhracatçı firmamızın sayısı kaç?
Bilmiyorsa ben kendisine buradan söyleyeyim: 168 bin ihracatçı firmamız var.
Yani kayıtlı ihracat yapıyorum diyen 168 bin firma.
Reeskont kredisi, ihracatı destekleme kredisi ya artış ne kadar olmuş? 500
milyon lira olmuş.
500 milyon lirayı böl 168 bin ihracatçıya, ihracatçı başına destek 3 bin lira
arkadaşlar. 3 bin lira.
Ya bir asgari ücretlinin aylık net maaşının onda biri kadar “bir ihracatçıya
desteği artırın” diyor. Bunu da “müjde” diye açıklıyor.
Ya siz hiç hesap kitap bilmiyor musunuz arkadaş?
Nedir bu Allah aşkına ya?
Sonra “şu reeskont kredilerini kısmayın” dedik.
Bakın “reeskont kredisi Türkiye'de ihracatı desteklemenin en akıllı yoludur”
dedik.
Bunlar geldiler sözüm ona “enflasyonla mücadele” diye reeskont kredilerini
sıfırlayıverdiler, dondurdular, “vermiyoruz kimseye” dediler.
Neymiş enflasyonu düşüreceklermiş.
Ya bu ihracatçıya veriyorsun, üretim oluyor, ihracat oluyor, döviz oluyor, geri
sana geliyor.
Bunun neresi enflasyonist? Karşılıksız para basmıyorsun ki.
Bastığın her bir liranın, verdiğin her bir lira kredinin üretim ihracat daha sonra
sana döviz geliri olarak döndürdüğü bir operasyon bu.
Bilmiyorlar arkadaşlar bilmiyorlar.
Bilmediklerinin de farkında değiller.
Ne yaptıklarının farkında değiller.
Zannediyorlar ki milleti boğazlayarak, asgari ücretlimizin, emeklimizin
refahınıdan çalarak, onları daha da zora sokarak enflasyonu düşüreceğiz
zannediyorlar.
Milletin satın alma gücünü kıralım, millet alışveriş etmesin, “Bakın görün
fiyatlar mecburen düşecek” diyorlar.
Ya siz rüya mı görüyorsunuz?
Hangi ülkede yaşıyorsunuz?
Türkiye'de enflasyonun asıl sebebi maliyet artışıdır.
Çiftçimizin maliyeti artmıştır.
Hazır giyim sanayicilerimizin maliyeti artmıştır.
Mecburen artan maliyetleri fiyatlara insanlar yansıtmak zorunda kalmıştır.
Yoğun talep sebebiyle enflasyon artmamıştır ki.
Yanlış teşhis, yanlış tedavi hastayı öldürüyor.
Bunun da ceremesini emeklilerimiz çekiyor.
Asgari ücretlilerimiz çekiyor.
*****
Değerli Arkadaşlar;
12. Yargı Paketi nihayet Meclis’e geldi.
Ancak beklentilerin çok uzağında bir paket olduğunu gördük.
Tabii yargı paketleri böyle numaralandırılmış geliyor ya, seri numaralı 11,12
falan filan diye.
Bunlar bizim zamanında başlattığımız yargı paketleriyle uzaktan yakından
alakası olmayan paketler.
Yargı reformları nedir biliyor musunuz?
Avrupa Birliği'nin başladığı sürede, Kopenhag siyasi kriterlerini karşılamak için
çalışmaya başladığımız dönemde, Türkiye'nin Avrupa Birliği ve Avrupa
Konseyi kurucusu olduğumuz Avrupa Konseyi standartlarında bir yargıya
sahip olması için, adaletin, hakkın, hukukun gereğinin yerine gelmesi için,
yargımızın adaleti hızlı dağıtması için yapılan reform paketlerinin
numaralandırılmasıdır.
1 nolu yargı reformu, 2 nolu yargı…
Bunlar alışmışlar ellerinde bir numaratör basıyorlar 11, 12, 13, 14 diye…
İçeriğe bakıyorsunuz içeriği boş.
Ağırlıklı teknik düzenlemelerden ibaret.
Bugün geldiğimiz noktada;
İnfazda eşitlik talebi var mı?
Pakette yok.
31 Temmuz Covid düzenlemesinden doğan mağduriyetlerle ilgili bir
düzenleme var mı? Yok.
Cezaevlerindeki kapasite sorunu var mı? Yok.
Hasta tutuklu ve hükümlülerin durumu var mı? Yok.
Aynı şekilde;
Çek Kanunu’ndan kaynaklanan mağduriyetler var mı? Yok.
KHK sonrası oluşan bu büyük haksızlık, hukuksuzluk. Bunlarla ilgili sorunların
çözümü var mı? Yok.
Uzun tutukluluk süreleri var mı? Yok.
Adil yargılanma hakkına ilişkin yapısal sorunlar var mı? Yok. Yok. Yok. Yok.
Bunların her biri, doğrudan vatandaşın hayatına dokunan ve adalet
duygusunu zedeleyen konular.
Ve bunların hiçbirinde, hiçbirinde yok.
Tüm başlıklar bütüncül bir şekilde ele alınmalıdır.
Türkiye'de mağdur, haksızlığa uğramış kim var kim yoksa bunların tamamının
detaylı bir şekilde çalışıldığı ve hakkın teslim edildiği bir yargı reformu artık
Türkiye'de kaçınılmaz hale gelmiştir.
Şu andaki iktidar gayet iyi biliyoruz, tanıyoruz.
Bazı kesimlerle inatlaşmış durumda.
Bazı kesimlerin sorununu çözmemek üzere neredeyse ant içmiş durumda.
Çünkü mesele şahsileşmiş.
Mesele hukuk, adalet mesele değil, mesele şahsi bir hesap meselesi.
Bunun için olmuyor. Bunun için yürümüyor.
Çünkü ne dedi?
“Kurunun yanında yaşı da yakacaksınız” dedi.
Ne dedi?
“Acımayın, acınacak hale düşersiniz” dedi.
Adil bir devlet bu ilkelerle yönetilir mi?
Adil bir devlette yargıya bu şekilde talimatlar verilir mi?
Meselenin özü bu.
Ve üzülerek söylüyorum, ülkeyi yöneten kafa, zihniyet, kadrolar değişmeden
bu sorunların çözülmesi çok zor görünüyor.
İşte biz de tam bunun için hazırlanıyoruz.
İşte biz de bu ülkede adalet, hakkaniyet tecelli etsin diye hazırlanıyoruz.
Ve inşallah bu iş bize düşecek.
İnşallah adaleti de hakkaniyeti de tesis edecek olan bizler olacağız.
Hep beraber bunu yapacağız inşallah.
*****
Değerli Arkadaşlar;
Adalet olmadan, huzur olmaz.
Hakkaniyet olmadan, bereket olmaz.
Şeffaflık olmadan, güven olmaz.
Adalet sadece hukuk sistemi içerisinde, yargı sistemi içerisinde bir kavram da
değildir.
Adalet aynı zamanda üretimin, emeğin hakkını vermektir.
Adalet fırsat eşitliğidir.
Çalışanların fırsat eşitliğidir.
Adalet gençlerimizin işe girerken ki fırsat eşitliğidir
Eğitimde fırsat eşitliğidir.
Adalet çok geniş ve çok kıymetli bir kavramdır.
Çünkü ekonomi dediğimiz düzen de aslında adalet üzerine kurulur.
Adaletin olmadığı, hukukun olmadığı bir ülkede ekonomi düzelmez, yoksulluk
bitmez.
Bunlar onu da anlamıyor.
Öyle bir yargı sistemi kurdular, öyle bir talimatla çalışan bir sistem
oluşturdular ki, ekonomi tarafında ağızlarıyla kuş tutsalar bu işi
beceremeyecekler, olmayacak.
Güvenin olmadığı yerde yatırım olmaz, üretim büyümez, refah kalıcı hale
gelmez.
*****
Değerli arkadaşlarım,
Türkiye bu tabloyu hak etmiyor.
Bu ülkenin potansiyeli var, emeği var, üretim gücü var.
Ama yanlış politikalarla bu potansiyel eriyip gidiyor, heba oluyor.
Bu düzen böyle devam edemez.
Ama bizim bekleyecek durumumuz da yok.
Biz Türkiye için buradayız, bir aradayız,
Gençlerimiz için buradayız, bir aradayız,
Emeklilerimiz için buradayız, bir aradayız.
Ama üreten, çalışan, emek veren, alın teriyle, bileğinin gücüyle helalinden
kazanmak isteyen herkes için buradayız.
İş bilenin, kılıç kuşananın.
Biz bu ülkenin sorunlarını bizzat çalışmış, pek çok kritik sorunu kökünden
çözmüş ve kriz yönetme, kriz çözme tecrübesine sahip bir kadroyuz.
Allah’ın izniyle Türkiye’nin şu andaki sorunlarını da biz çözeceğiz.
Çünkü devlet yönetimi bizim işimiz.
Daha önce nasıl başardıysak bugün çok daha iyisini yapacak ve bunu
becerecek iradeye de, güce de, birikime de sahibiz.
Hep birlikte, bu büyük ve güzel ülkeyi yeniden umutla, yeniden bereketle ve
yeniden bollukla buluşturacağız ve milletimizle bu yolu yürüyeceğiz inşallah.
*****
Sözlerimin sonunda;
1 Temmuz Kabotaj ve Denizcilik Bayramı’nı kutluyorum.
Denizlerimizdeki egemenlik haklarımızın simgesi olan bu anlamlı günün,
denizcilerimize, liman çalışanlarımıza, tüm denizcilik sektörüne ve
vatandaşlarımıza hayırlı olmasını diliyorum.
Tüm bu duygu ve düşüncelerle, hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum.
Sağ olun, var olun,
Allah’a emanet olun diyorum.
Yorum Yazın