Genel

Müftü Limon, Devecioğlu’na kaleme aldığı “Gönül Eşiğinde Bekleyenler: Bir Vefa ve Diriliş Hikayesi” yazısı için tebrik etti.

|
130 Görüntüleme
İl Müftüsü Hasan Limon, “Kalpten Olsun Derneği” ile Sağırlar Spor Kulübü’ne gerçekleştirdiği ziyarette, görme engelli Selman Devecioğlu’nun kaleme aldığı köşe yazısı dolayısıyla kendisini tebrik ederek duyarlılığından ötürü memnuniyetini dile getirdi.
Gerçekleştirilen ziyarette, görme ve işitme engelli bireylerle samimi bir ortamda bir araya gelen İl Müftüsü Limon, engelli vatandaşların günlük yaşamda karşılaştıkları sorunlar ve bu sorunlara yönelik çözüm önerileri üzerine sohbet etti. Programda ayrıca, toplumsal farkındalığın artırılması ve engelli bireylerin yaşam kalitesinin yükseltilmesine yönelik değerlendirmelerde bulunuldu.

Ziyaret kapsamında, Kalpten Olsun Derneği Başkan Yardımcısı Selman Devecioğlu’nun kaleme aldığı “Gönül Eşiğinde Bekleyenler: Bir Vefa ve Diriliş Hikayesi” başlıklı yazı, katılımcılarla paylaşıldı. Yazı, görme engelli bir bireyin çocukluk yıllarından başlayarak camiyle kurduğu derin bağı, hayat yolculuğunda karşılaştığı zorlukları ve bu zorluklar karşısında kendisine ışık olan din görevlilerinin iz bırakan rehberliğini içten bir dille gözler önüne serdi. Satır aralarında, sabrın, vefanın ve maneviyatın insan hayatındaki dönüştürücü gücü hissedildi.
Müftü Limon, bu anlamlı yazısından dolayı Selman Devecioğlu’nu tebrik ederek, bir din görevlisinin bir insanın hayatında böylesine derin izler bırakabilmesinin son derece kıymetli olduğunu ifade etti. Yazının taşıdığı duygu ve anlam bütünlüğünden duyduğu memnuniyeti dile getiren Limon, özellikle cami ve din görevlileriyle kurulan bağın, bireyin hayatında umut ve yön bulma açısından ne denli önemli olduğuna vurgu yaptı. Bu bağın, sadece bir mekân ilişkisi değil; aynı zamanda gönüller arasında kurulan güçlü ve kalıcı bir köprü olduğunun altını çizdi.
Ziyarete, Sağırlar Spor Kulübü’nü temsilen Faruk Bilge, Kalpten Olsun Derneği Başkan Yardımcısı Selman Devecioğlu, İl Müftü Yardımcısı Behçet Koçak ve İl Müftülüğü engelli koordinatörleri de katıldı.

“Gönül Eşiğinde Bekleyenler: Bir Vefa ve Diriliş Hikayesi”

        Bir çocuk için cami yolu… Dışarıdan bakıldığında birkaç sokak, birkaç adım gibi görünür belki. Oysa insanın içinde kat ettiği mesafe bambaşkadır. Hele ki o çocuk görme engelliyse… O yol, taşla toprağın yanı sıra sabrın ince ilmekleriyle, cesaretin sessiz direnciyle ve kimselere açılmamış kırgınlıkların derin izleriyle örülür.

Benim çocukluğum doksanlı yıllara denk gelir. Evimizle cami arasındaki mesafe, küçük yüreğime bazen uzun bir imtihan gibi görünürdü. Baston yoktu. Yolu ya hafızamla bulur ya da birinin koluna emanet ederdim. Çoğu zaman mahalledeki çocuklarla düşerdim yola. Onlarla yürür, onların neşesine karışırdım. Fakat çocukluk hâli… Bazen bir köşe başında kolumu bırakıp kaçtıkları da olurdu. Sesler bir anda uzaklaşır, ayak izleri silinirdi. Ben orada, kendi içime doğru çekilen bir yalnızlığın ortasında kalakalırdım. İçimde büyüyen o duygu ne tam bir eksiklikti ne de tarif edilebilir bir kırgınlık… Daha çok, insanın kendini dünyaya fazlalık gibi hissettiği bir sükût hâliydi.

Ama annem beni hiçbir zaman o sükûta teslim etmedi.

“Camiye gideceksin” derdi.

Bu sözde bir sertlik yoktu; bir yön tayini, bir gönül pusulası vardı. Annem bilirdi… Cami, sadece namazın eda edildiği bir mekân değil; insanın kalbinin yoğrulduğu, ruhunun inceldiği, varlığının anlam kazandığı bir mektepti. Beni o yola her defasında yeniden çıkaran, işte bu inancın sessiz kudretiydi.

O mektepte nasibime düşen en kıymetli isim Mustafa Koç Hoca oldu. Allah ondan razı olsun… Yüzünde bir gün olsun kasvet görmedim. Sanki içinde daimî bir bahar taşırdı. Şaka yapardı, güldürürdü; fakat asla incitmezdi. Hümeze Suresi’ni öğrenmeye çalışırken “mümeddede” kelimesi dilimde düğüm olur, bir türlü çözülmezdi. O da bana takılırdı:

“Selman dede…”

Ama o hitapta bir alay yoktu. İçtenlik vardı, sahipleniş vardı. İnsan o sesin içinde kendine bir yer bulurdu.

Bir gün kapımız çalındı. Açtım… Karşımda hocam, elinde bir paket. İçinden bir kumaş pantolon çıktı. Doksanlı yıllar… Belki maddi karşılığı küçük sayılabilecek bir hediye; lakin gönlümde açtığı yer tarifsizdi. Çünkü o gün, bir çocuğun kalbine sessizce şu cümle yazıldı: “Sen kıymetlisin.” Bir hocanın, talebesinin kapısını çalması… Bu, unutulacak bir hatıra değildir; insanın ömrüne eşlik eden bir izdir.

Zaman geçtikçe daha iyi anladım: İnsanı camiye bağlayan, taş duvarlar değil; gönülden gönüle kurulan o görünmez köprülerdir.

Bizim medeniyetimizde bu köprülerin temeli sağlamdır. Osmanlıda, özellikle II. Abdülhamid döneminde engellilere yönelik açılan körler ve sağırlar mektepleri, bu hassasiyetin zarif bir tezahürüdür. Devlet, kendi evladını görmüş, onu yok saymamış; aksine elinden tutmuştur. Aynı yıllarda, 1877-1878 civarında Urfa’da Amerikan Board misyonerleri tarafından açılan bir körler okulu da vardır. Bu okulda Türk, Ermeni ve farklı milletlerden görme engelli çocukların bir arada  eğitim aldığı bilinir. Uzun yıllar hizmet veren bu müessese, o dönemde görme engellilerin eğitim ihtiyacının ne kadar derin olduğunu gözler önüne serer. İnsan ister istemez şunu düşünür: Gönül kapısını kim aralarsa, ihtiyaç sahibi o kapının eşiğinde durur.

Benim çocukluğumda ise en derin hasret, Kur’an-ı Kerim’e ulaşamamaktı. Okumak istiyordum… Hem de içimde büyüyen bir iştiyakla. Ama yoktu. Bir gün elime kabartma bir kitap geçti. Büyük bir heyecanla açtım, okumaya başladım. Matta, Luka, Markos, Yuhanna… Okuduklarım İncil’den pasajlardı. Okudum; çünkü okumak başlı başına bir nimetti. Fakat kendi kitabıma dokunamamak, içimde ince bir sızı olarak kaldı.

Bu arayış beni nice kapılara götürdü. Konya’da merhum Tahir Büyükkörükçü Hocamızla görüştüm. Nice gönül ehliyle temas ettim. Nihayet Pakistan’da basıldığını öğrendik. Tam getirme hazırlıkları yapılırken, Niğde’de İbrahim Sevinç Hocamız Türkiye’de de basıldığını haber verdi. İstanbul’da Erkan Matbaası’nda, Beyazay Derneği’nin katkılarıyla… O gün Kur’an harflerine parmaklarım değdiğinde, sadece bir metni değil; yılların suskunluğunu, içimde biriken özlemi okudum.

Bugün dönüp baktığımda, şükür duygusu ağır basıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı ve müftülüklerimizin gayretleriyle engelli kardeşlerimize yönelik pek çok güzel hizmet hayat bulmuş durumda. Camiler daha ulaşılabilir bir hâl alıyor, din görevlilerinin hassasiyeti gün geçtikçe derinleşiyor. Sivas’ta verilen kabartma Kur’an  eğitimleri gibi çalışmalar, bu gayretin ne kadar samimi ve kıymetli olduğunu hissettiriyor.

Şimdi bizler küçük bir halkayız. Yedi-sekiz kişi… Kara İnci Camisi’nde Efendi Hoca’nın etrafında toplanıyoruz. Onun yükü ağırdır; cemaat, gençler, hizmet… Ama bütün bu yoğunluğun arasında bize ayırdığı vakit, bizim için başlı başına bir lütuftur. Otururuz, dinleriz, sorarız. O ise sabırla anlatır. Sözleri sadece bilgi taşımaz; insanın içine bir sükûnet bırakır. Efendi Hoca’nın tatlı dili, Metin Hoca’nın güler yüzü, din görevlilerimizin kıymetini bize bir kez daha hatırlatır.

Efendi Hoca’yı anlatmak kolay değildir. Bazı insanlar vardır; yanında bulunduğunuzda içinizdeki fırtına diner. Onun gibi… Sözleri bir ders olmanın ötesinde, bir huzur iklimi gibidir.

Belki bundan sonrası için yapılacaklar da aslında uzak değildir. Bu güzel hizmetlerin üzerine biraz daha gönül eklense… Biraz daha temas, biraz daha hatır sorma… Her camide böyle samimi halkalar çoğalsa… İnsan camiye adım attığında kendini yabancı değil, ait hissetse…

İşte o zaman cami, yalnızca vakitlerin toplandığı bir mekân olmaktan çıkar; insanın kendini bulduğu bir sığınak hâline gelir.

Ben şuna yakînen şahidim:

Bir hocanın içten bir tebessümü, bir çocuğun kaderine dokunur.

Bir çocuğun elinden tutmak ise yalnızca bir yol göstermek değildir; ona “yalnız değilsin” demektir.

Ve insan… En çok da bu sözü duymaya muhtaçtır.
 

Yorum Yazın

Yorum yazarak topluluk kurallarımızı kabul etmiş bulunuyor ve tüm sorumluluğu üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan sitemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.